Будь Собой, Кем бы Ты Не Был!


Bayram Güçlü 13 Ocak 2014 05:25

Babam Abdülhamid "Saray ve Sürgün Yılları" 3

Kızımın Ardından ve Vatana Dönüş

  • Kızımı ne kadar seviyorsam, damadımı da aynı bir ana hissiyle sevdim. Mesut bir izdivaç yapmaları için elimden gelen kolaylığı onlardan esirgemedim. Evimi onlara ve dostlarıma açtım. Baş başa mesut bir çift halinde, dolaşmaya giderlerken veya gezintilerinden dönerlerken görürdüm. Onları iyi duygularımla takip ederdim. Daima mesut olmaları için dua ederdim. Şimdi, kızımın aşkı ve izdivacı, bana hayatta yabancısı olduğum yeni bir saadeti tattırmıştı.
  • Muvasalatımla beraber kızımı ziyaret imkânı aramak için, Birleşik Devletler konsolosluğuna müracaat ettim, "Meksika" ya gitmek istiyordum. Kâğıtlarımı tetkik ettiler. Paris'ten bilgi almadan vize verilemeyeceğini söylediler. Beklemek icap ediyordu. Caracas'a girerken emniyet'i ziyaret ettiğim vakit, vesikalarımı tektik eden zat, "Vay siz Sultan Abdülhamid'in kızı mısınız?" diye ayağa kalkmıştı. "O muhterem zâtın kızıyla karşılaşacağım aklıma gelmezdi. Ben pederinizin zaman-ı saltanatında, İstanbul mektebi sultaniyesinde tahsilimi ikmal etmiştim. Uzun seneler İstanbul'da kaldım. Sizin güzel vatanınızda unutulmaz, çok iyi hatıralarım vardır," diyerek ellerimin birini bırakıp diğerini öpüyordu. Bu zat, bana Caracas'ta istediğim kadar, ikamet etmek ruhsatı çıkartacağını temin etmişti. Altmış yaşında çok sempatik olan bu muhterem insanın, gayet fasih ve kitabî bir Türkçe ile konuşmasına hayran kalmıştım. Ayrıca on dört lisan bildiğini öğrenince büsbütün şaşırmıştım. Hariciye ve Riyaseti cumhur tercümanlıklarını yapıyormuş.
  • Venezuella'ya ait hikâyemi bitirmek için kaydedecek bir iki noktam daha var. Çünkü vizem yapılmış, kızımın yanına, Kuzey Amerika'ya uçmak için hazır bulunuyordum. Memleketin her tarafı ormanlarla kaplıdır. Petrol, elmas ve altın istihsali Venezuella'ya büyük servet getiriyor. Şüphesiz zenginlerin yanında fakir ve tembel bir halk kitlesi var. Biri komünist, diğeri antikomünist iki parti devamlı olarak mücadele ediyorlar. Kanlı nümayişler cereyan ediyor. Sivil halktan sık sık ölenler oluyor. İş hayatı yabancıların elinde. Hatta fırınlar bile yabancıların marifetiyle işletiliyor. Korkular içinde çok güzel villalar var. Kadınlar evde, erkekler işte çalışıyorlar. Caracas'ın 6-7 km. uzağında bir yerden topraktan ham elmas çıkarıldığını, dostlarım bana anlatırlardı. Rus muhacirlere çok rastlanıyor. Bir çukulata fabrikası kurmuşlar. Yine dostlarım burada çıkarılan elmasların gizlice çukulata mamûlleri içine konarak Fransa'ya gönderildiğini bu yüzden büyük servetler kazanıldığını, hikâye etmişlerdi. Çalışanlar için, kazanmağa çok elverişli bir memleket...
  • Bir Alman dostum villasına beni davet etmişti. Yirmi sene evvel fakir bir vaziyette gelmiş, çalışarak zengin olmuştu. Birbirlerine komşu üç zarif villaları vardı. Bizi kabul ettikleri villada Amerikalı hanımı ile kendisi, diğerlerinde de kızları oturuyordu. Pencereler kafeslerle kapatılmıştı. Vahşi hayvanlara karşı evlerini korumaya lüzum görüyorlardı. Bir aralık salona ayaklarında deri pantolon ve çizmeler, belinde büyük bir hançer, omzunda silah, bir adam girdi. Ev sahibesi beni takdim etti. Adamcağız güler yüzü ile cevaben, "Bu kıyafetle huzurunuza çıktığım için affınızı dilerim. Bilseydim giyinir gelirdim. Pederinizin zamanı saltanatında, İtalyan sefareti ikinci kâtibi idim. Şimdi burada sefirim. Avlanmaktan geliyorum," dedi.
  • İtalya sefareti kâtibi, babamı son derece methetti. Politikasını göklere çıkardı. Babamın İngiliz sefiri ile olan meşhur bir mülâkatını "incili kıravat iğnesi" hikâyesini anlattı. Eğer saltanatı devam etseydi, harb-i umumî belâsı başımıza gelmezdi, dedi. Zengin koleksiyonlarından bahsetti. Beni bir Pazar günü arabasıyla gelip almak ve antika eşyalarını göstermek üzere, evine çağırdı. Benim bir saray mensubu olduğumu düşünerek, evine çağırdı. Benim bir saray mensubu olduğumu düşünerek, topladığı şeylerin gerçek kıymetleri hakkında bilgimi almak, bir kanaat sahibi olmak istiyordu. Tabiî muvafakat ettim. Kibar bir insandı. Randevu günü akşam üzeri arabasıyla geldi. Beni aldı. Şehir dışında, ormanların içinde bir bahçenin demir parmaklıklı kapısından içeri girdik. Bu has bahçede takriben bir çeyrek araba ile mesafe aldıktan sonra şâhâne villasının önünde durduk. Bu villalar benim Paris'te gördüklerime benzemiyordu. Kapıda, hanımı karşıladı. 45 yaşında, çok güzel bir İspanyol kadını idi. Fransızca konuşuyorduk, iyi döşenmiş bir salona beni kabul ettiler. Çay içtik. Hasbıhalimizi bitirdikten sonra; birer birer odaları gezdirdiler. Duvarlar baştan aşağı goblen halılar ile kaplı idi. Çok çeşitli ve çok kıymetli eşyalar, büyük bir zevk ile tertip ve tanzim edilmiş, aynı zamanda cazip bir teşhir durumuna konmuştu. Babamın ve benim İstanbul'daki saray ve evimizin nasıl olduğunu sordular. Bizim de misafirhanelerimiz, misafir kabul salonlarımız, kıymetli eşyalarla tezyin edilmişti. Fakat babamın kendi hususî dairesi, izdivacımıza kadar bizlerin ikamet ettiğimiz daireler, gayet sade idi.
  • Damadıma, uçakla, Florida'ya (Miami) geleceğimi bildirmiştim. En yakın yol orasıydı. Oteldeki ahbaplarımdan, İsviçre sefirinin hanımı ile Miami'ye aynı uçakta seyahat ettik. Onsekiz saat uçuştan sonra gece mahalli maksudumuza ulaştık.
  • Cennet gibi güzel, her tarafı başka bir letafet arzeden Florida'da, dört gün, damadım beni gezdirdi. Beşinci günü Meksika'ya uçtuk. Meydanda kızım ve kayınbiraderi, beni karşıladılar. Hayatta yavrumdan hiç ayrılmamıştım. O gün birbirimizi o kadar hasret ve muhabbetle kucaklamıştık ki, bu her ikimiz için de unutulmaz bir an olmuştur.
  • New York'a hareket ettik. Altı yıl burada kaldım. Ziyaretçi pasaportuna ancak bir yıl ikamet vizesi verilir. Vize yenilemesi için dışarı çıkıp tekrar girmek lazım geliyordu. Ben de her yıl küçük bir dış seyahat ile bu formaliteyi yerine getirirdim. Böyle kolay giriş-çıkış formalitesi için, en son olarak, Kanada'yı tavsiye etmişlerdi. Fakat ben Paris'i tercih ettim. Ayrıca orada yapılacak bazı işlerim de vardı.

Babamın Siyaseti Hakkında Bana Anlatılanlar

  • Bu devri iyi bilen mühim bir şahsiyet, sözü geçen siyasî düsturun, babam tarafından bir defasında, "Rus'ları darıltmamak, İngiliz'leri kuşkulandırmamak, Almanları da koz olarak kullanmak" tarzında yakınlarına nükteli bir tarzda izah ettiğini bana söylemişti. Babam bu oyunda çok taşlarını kırdırmıştır. Fakat tahtından indirildiği gün, hudutları, yine Adriyatik'ten Hint Denizine ve Ağrı'dan Tunus'a kadar uzanan bir ülke bırakmıştır.
  • Ayrıca, tarihî kaderin diğer hükümdarlıklara inen darbesi, er geç Osmanlı Devletine de çarptığı vakit, topraklarında padişahların hâkimiyetini bizzat temsil ve idame edecek bir Türk milletini de yetiştirmeye muvaffak olmuştur. I. Cihan Harbinde, devlet gemisi yaralanıp, kaptanları terk-i sefine ettikleri zaman, bu halktan teşkil edilen ordular, siyasî cemiyetler, asker, sivil büyük devlet adamları, batık sefineyi yeniden yüzdürmüştür.
  • Babamın devrinde Genç Osmanlılar, Genç Türkler, İttihat ve Terakki Cemiyeti, bilâhare siyasî fırkası, Türk Derneği (7-1-1909) -Türk Ocaklarının çekirdeği gibi kültür ve siyaset müesseseleri doğmuştur. Bir çok vahim hatalar irtikâb ettikleri de iddia edilmiştir. Hatta babama da isyân edip tahtından indirmişlerdir; fakat babam onlara daima müsamaha göstermiştir. Onları ortadan kaldırmak için elinde imkânlar olduğu halde, harekete katiyen geçmemiştir.
  • Osmanlı idaresi içinde Gayr-i Müslim anasıra ve ruhanî mümessillerine karşı da, bütün İslâm âleminin halîfesi olarak, adaletle ve dürüstlükle muamele etmiştir. Bunlardan, devletin idaresinde, imparatorluğun idame ve bekası için büyük hizmetler istihsal etmiştir.
  • Babam, büyük devletlerin, Türkiye üzerindeki ihtilâflarını gayet iyi bilirdi, kendine tehlike arzeden tarafa diğerlerini tevcih etmek siyasî stratejisi, 93 Harbinde ve onu takip eden hâdiselerde dikkati çeker. Bilhassa Tuna Nehrinden geçen serhadı yıkarak, Balkanlara nüfuz etmek isteyen Rusya ve Avusturya'yı Tuna'nın şimaline çekip orada tutmaya muvaffak olması, yolunun emniyeti için Girit, Kıbrıs ve Arap yarımadası gibi, hayatî noktaları İngiliz işgaline, yahut daha doğrusu müstemleke imparatorluğuna vermemek, bu mevkilerden Osmanlı Devletinin menfaatleri için faydalar temin etmek gayretleri de aynı siyasî stratejinin şumulüne girer. İngiltere'nin eline geçme tehlikesini arzeden Girit hakkında, Yunan'lıların ilhak isteklerini silahla reddetmeyi yani Yunan harbini (1897)- göze almıştır. Neticede bu adayı siyaseten müdafaaya muvaffak olmuştur. İngiltere'nin eline geçmesini önlemiştir.
  • Napoleon'un da ilk fırsatta el attığı Mısır bölgesi, Osmanlı İmparatorluğunun inkişafında mühim bir istikamet hazırlamakta idi. Osmanlı İmparatorluğu, Mısır'a hâkimiyeti sayesinde denizden emin irtibatlara sahip, Adriyatik'ten Bengal körfezine kadar uzanan bir İslâm imparatorluğuna, açık denizlerde harekete muktedir bir bahrî güce sahip devlet olmaya namzet görülüyordu. Mısır'ın böyle en zayıf bir ânımızda en kuvvetli müttefikimiz tarafından zabtı, denizlere sırtımızı çevirmeye, artık sadece Asya'nın stepleri üzerinde hayaller kurmaya bizleri mecbur etmiştir.
  • 1908 yılı 22 Temmuz'unda babam, Makedonya'dan İttihat ve Terakki komitesinin yaptığı mühlik tehditler ile meşrutiyet idaresinin tekrar ilânına cebredildi. Bu yeni meşrutiyet, otuz yıllık gayretler ile telâfi edilen 93 Harbi kayıplarını yeniden geri getirdi. Bulgaristan'ın istiklâli, Bosna-Hersek'in Avusturya tarafından ilhakı, Girit'in Yunanistan'a ilhakının istenmesi ve olgunlaştırılması ve en nihayet babamın hal'ini müteakiben daha da vahim vukuatın hudusuna bir mukaddime teşkil etti.
  • Netice şudur: Meşrutiyet idarelerini mevsimsiz ilâna babamın mecbur bırakılması, bu yüzden hâdis olan kayıpları telâfi için, onu otuz üç yıl mutlakiyetle hükümet etmesi talihsizliğine sevketmiştir. Babam, İmparatorluğun en hayatî hudutu olan Tuna'yı, ancak bu otuz üç yıllık otoriter idaresi ile siyaseten kontrolünde tutabilmiştir. Yalnız Almanya'nın (Avusturya) silahlarıyla Bosna-Hersek kesiminde Berlin Kongresinden beri açık bulundurduğu Tuna gediğini kapayamamıştır. Gerek birinci, gerekse ikinci meşrutiyet, bu Tuna duvarını en tehlikeli şekilde her defasında yıkmıştır.

Sonuç Olarak

  • Osmanlı devletinin yazılı olmayan bir esas kanunu vardı. Hükümdarın devleti korumak için, miras yolu ile devraldığı bir mes'uliyeti vardı. Bu mes'uliyetin meşrutî bir idare ile halkın mümessillerine devri, yahut onlarla tesirli bir şekilde paylaşılması yine babama ait bir işti. Zaman ve şekli onun tarafından seçilmeliydi.
  • Osmanlı devletinin tehdit eden tehlikeleri önlemek için siyasetin silahtan daha müessir olduğunu babam, siyasî tarihimize en büyük bir ders olarak bırakmıştır.
  • Meşrutî idare ile hükümranlık selâhiyetlerini devredeceği bir halk grupunun, Türk milliyetçiliğinin, siyaseten olgunlaşmasını sabırla beklemiştir.
  • İmparatorluktan ifraz olunan Müslim ve Gayr-i Müslim unsurların İngiltere, Rusya ve Almanya'nın pençesine düşüp yok olmamaları için, bir siyasî şuur ve şahsiyeti iktisab etmelerine kadar, onları türlü imtihanlar vermeye mecbur etmiştir. İmtihanı kazananları azad etmiştir. Böylece, hükümdara tâbi bir Osmanlı rejimi yerini, Orta Doğu ve Balkanlar'da bölgeye bağlı, birbiriyle görünmeyen kültür ve menfaat bağlarıyla sıkı sıkıya merbut, hükümranlığı milletleri tarafından temsil edilen bir müstakil Orta Doğu ve Balkan devletleri ailesi bırakmıştır.

~ Yazar : Şadiye Osmanoğlu ~

~ Yayınevi : Timaş ~