Будь Собой, Кем бы Ты Не Был!


Bayram Güçlü 08 Ocak 2014 01:59

Babam Abdülhamid " Saray ve Sürgün Yılları " 2

Hastalıklar ve Tedaviler

  • Zevcim kum sancılarından muzdaripti. Doktorlar Avrupa'nın tedavisine lüzum gösterdiler. Birinci Cihan Harbinin son günleri idi. Berlin'e veyahut Viyana'ya gidebilirdik. Viyana tercih edildi. Çünkü, orada zevcimin arkadaşları ve hariciye memurlarından akrabâları vardı. Viyana sefiri Hüseyin Hilmi Paşa da iyi tanıdıklarımızdandı. Ayrıca, Avusturya İmparatoru Frans Jozefin hayatını kurtaran profesör doktor Hörtnzer bu sahada pek müstesnâ bir hekimdi. Tedavi için doğrudan doğruya ona gittik. Mutlak sûrette, Marin Bad'da zevcimin bir ay kür yapmasını tavsiye etti. Ayrıca, ben de anemiden rahatsızdım. Bana da bir gün çelik, bir gün çamur banyosu ile muhtelif su içmeleri tavsiye etti.
  • Harp dolayısıyla gıda buhranları başlamıştı. Meselâ: Günde adam başına 25 gram ekmek veriliyordu. Şeker yoktu. Onun yerine, herkesin çantasında sakarin bulunuyordu. Halk her gün daha fazla açlık acıları ile karşılaşıyordu. Her gün yenilen, lâhana çorbası ve bazen da, tatsız bir balıktan ibâretti. Bütün unlular, patatesten yapılıyordu. Karaborsadan fahiş fiyatla, garsonlar yardımı ile, beyaz un ve mahdut miktarda şeker bulmak mümkündü. Kimse ne hayatından, ne de malından emin görünüyordu.
  • Bir gün, Viyana Sefirimiz Hüseyin Hilmi Paşa, bilhassa otelimize kadar gelip, bütün yolların iki güne kadar kapanacağını bildirdi. Trenlerde aşırı izdiham dolayısıyla, bilet bulmanın dahi müşkül olduğunu ilâve etti. Biz ise, her ne pahasına olursa olsun, memleketimize dönmeye ve bunun için ayakta seyahate dahi râzı olduğumuzu beyân ederek, biletlerimizin tedarikini rica ettik.
  • Hüseyin Hilmi Paşa yanımızdan ayrıldıktan iki saat sonra, zevcime şiddetli bir hararet ve baygınlık geldi. Derhal yattı. Doktor getirtdik. Muayenesi yapılırken; elçimiz paşadan bir tezkere geldi. Bu akşam son trenin kalkacağı, yerimizin çok güçlükle ayırtıldığı, bundan sonra avdetimizin imkânsız olduğu bildiriliyordu. Doktor, haberi öğrenince, bu yüksek ateşle gribe tutulmuş hastanın yatağını terk edip, sokağa çıkması âdeta intihar etmektir, dedi. Neticede hareketten vazgeçip, Viyana'da kaldık. Vaziyetimiz o kadar zorlamıştı ki, burada bunları izah etmekte aciz kalıyorum.
  • Macaristan'a hareket eden trenle, yağmurlu bir akşam, saat altıda, Viyana'dan ayrıldık. Trenin kırılmamış bir tek camı kalmamıştı. Elektriği yoktu. Peşte'de Buda oteline indik. Burası Viyana gibi değildi. Gıda sıkıntısı yoktu. Her şey bulunabiliyordu. Memlekete dönemeyen Türkler, bizimle beraber, aynı otelde toplanıyorlardı. Bir gece yarısı, bağrışmalarla uyandık. Otelin üzerinde mitralyöz sesleri duyuluyordu. Müşteriler, odalardan odalara koşuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Umumiyetle herkes çantalarını topluyor, harekete hazırlanıyordu. İhtilâl karışıklıkları bir-iki gün devam ettikten sonra, etrafa, bir derece, sükûnet avdet etti. Peşte halkından zengin ve hâli-vakti yerinde olan kim varsa hepsi kaçmıştı.
  • O sırada İstanbul'daki Sadrâzam İzzet Paşa ile Hariciye Nâzırı Reşit Paşa iyi dostlarımdandı. Kendilerine bir mektup yazıp, yardımlarını istemeyi düşündüm. Fakat, bütün mesele, onlara bu mektubu gönderebilmekte idi. Bir gün zevcim henüz yatakta iken alış-veriş yapmak bahanesiyle erkenden şehre indim. Amerika'lı dostum Madam Celâl, Otel Hungarya'da oturuyorlardı. Celâl bey Şehbenderhâneye gittikten sonra onunla baş başa konuşmak üzere yanına gittim. Daha evvelden Sadrâzam ve Hariciye Nâzırına hitâben hazırladığım ve beraberimde getirdiğim mektupları gösterdim. Bunun, Fransızlar vasıtasıyla İstanbul'a gönderilmesini rica ettim. Bu işe tavassut edecek yüzüğümü çıkarıp kendisine teslim ettim. Aradan on beş gün geçmişti. Holde toplandığımız bir sırada; Şehbender Celâl Bey gayet beşuş bir çehre ile yanımıza geldi, İstanbul'daki işgal kumandanından (Franşe Desperi) aldığı bir yazıyı müjdeledi, iki güne kadir hazır olmamız bildiriliyordu.
  • İki gün sonra, refakatimize tayin olunan Fransızlar geldiler. İki otomobile yerleştik. Birine biz, diğerine de askerler bindi. İstasyona vardığımız vakit, bir lokomotif ile çekilen tek bir vagonun emrimize tahsis edildiğini öğrendik. Aynı hatta, birkaç vagonla bir askerî tren daha işliyordu. Normal hatlar hem tehlikeli, hem de yer bulmak imkânsızdı. Hava soğuk, her taraf karla kaplıydı. Müthiş bir kış, bütün kuvveti ile hükmünü icra ediyordu. Vagonumuzda ısıtma tertibatı yoktu. Işık yoktu. Fakat, o karlı dağların letafeti görülecek şeydi. Yanımıza soğuk et ve meyva gibi yiyecekler almıştık. Bunlarla gıdalanıyorduk. Bir gün sonra, sıcak bir yemeğe, fevkalâde ihtiyaç duymaya başladık.
  • Seyahatimizin üçüncü gecesi Bükreş'e vâsıl olduk. Kara, soğuğa ve askerî seyahatin mahrumiyetlerine alışmıştık. Peronda, Fransız askerlerinin yardımı ile kendi başımıza trenden tahliye ettiğimiz bavullarımızın üzerine, mantolarımıza sarılıp oturduk. Gözümüze birden bir kamyon ilişti. Refakat zabitimiz hemen koştu, onu hizmetimize tayin etti. Bagajda eşyaların üzerinde şehre ulaştık. Kapılarını çaldığımız oteller, komple sözü ile yüzümüze kapanıyordu. Fransız askerleri ve eşyalardan, halk nefret ediyor ve o sebeple bizi otellerine almak istemiyorlardı. Talihimiz, sonunda çaldığımız bir kapının açılmasına ve bizi kabullerine yardım etti. Sevindik... Yorgunluk, uykusuzluk, açlık ve soğuktan bitkin, ye'ise gömülmüş halimizi, tamir edecek bir fırsatı bulmuş olmanın sevinci ile koridora ve bize gösterilen odalara koşarak girdik. Karşımıza çıkan pislikleri ifade etmeğe kelime bulamıyorum. Bu da ayrı bir hayal kırıklığı oldu.
  • Gece saat ikiyi geçiyordu, lokantaya indik. Karşılaştığımız pislik ve masalarda gördüğüm iğrenç şeyler daha müthişti. Ağzımıza bir lokma dahi koymadan odalarımıza çıktık. Zevcim sabahleyin erkenden dışarı çıktı. Daha iyice ayrı bir otele taşınmamızı temin etti. Bu sırada, refakat subayımız yanımıza sokuldu, Köstence'ye gelecek vapuru beklemek üzere, Bükreş'te ikametimizin mecburî olarak bir hafta uzayacağını, bu hususta Romanya hükumetinden aldığı emri açıkladı.
  • Köstence'ye akşamüzeri hareket ettik ve sabaha kadar seyahatimiz devam etti. Almanlardan iğtinam edilmiş büyük bir askerî nakliye gemisi, limanda, iskeleden uzak bir mesafeye demirlemiş duruyordu. Bu gemi, Fransız generalleri, yüksek rütbeli subaylar ve askerler ile dolu idi. Bana, büyük bir siyasî misafir muamelesi yapmışlardır. Masraflarımızın karşılığı olarak, hiçbir istekte de bulunmadılar.
  • Fakat bir seyahat rüyasından tedrici olarak uyanıyordum. Harbin kaybedilmiş olduğunu, galip bir devletin gemisinde, mağlûp milletimin bir Hanedân mensubu olduğumu acı acı duyuyordum. Bütün komplimanlara, gösterilen itibara rağmen, bir esâret yolculuğunun ye'is ve elemleri, benliğimi sarmaya başlamıştı. İçimden durmadan ağlıyordum.
  • Karadeniz durgundu. İstanbul'a hiç hoşlanmadığım bu sükûnet içinde ulaştık. Vatanımı, Boğazı, ufukta gördüğüm andan itibaren, tekrar heyecanlanmıştım. Kirpiklerimden sıcak damlalar dökülüyordu. Rıhtıma ulaştık. Zavallı milletimin azapları her insanın çehresinde acı acı dile geliyordu. Dinlediğim şeyler kalbimi parçalıyordu. Kuvvet kalmamış, yerini acze terk etmişti. Bundan sonra, uğranılan haksızlıkları ben de milletimle birlikte görüp yaşamağa başlamıştım. Fakat, kendi felâketimin yaklaştığından tabiî haberdar değildim.
  • Erenköy'deki köşke çekilmiştim. Vakitlerimiz, günün hâdiselerini konuşmakla geçiyordu. Bir akşam köyümüzdeki tiyatroya, Darülbedayi heyetinin bazı artistleri gelmiş, yaralı askerler menfaatine bir temsil vermişlerdi. O geceyi takip eden sabah zevcim, bir hastalık nöbeti içinde, yatağından kalkamadı. Doktorlar çağrıldı. Kızıla tutulduğunu söylediler. Derecesi 40'dan aşağı düşmüyor, baygın yatıyordu. Beşinci günü yeni bir müşahede yapıldı. Bu sefer, üremi buldular. Kızıl'dan belki kurtulmak ihtimali mevcut idi. Fakat, üremi bizi ümitsizliğe düçar etti. Beş gün, beş gece uyumadan ıztırap çekti. Altıncı günü dünyaya gözlerini kapadı. Bu ebedî ayrılığı hiç düşünmemiştim. O da benim ikinci felâketim olmuştu. Köşkün bir kapısından zevcimin tabutunu çıkarırlarken, başka bir kapısından, mâtem içinde ağlayarak ben ayrıldım.
  • Gözyaşlarımı tutamıyordum. Nişantaşı'ndaki ikametgâhıma koştum. Yatağa düştüm. Üç ay ayaklarım hareketsiz kaldı. Komşularım, bu bedbaht günlerimde, beni bir dakika olsun yalnız bırakmadılar. Hepsine medyûnum. Acılarımı unutturmak, beni teselli etmek için, ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Dokuz yıl süren ilk izdivaç hayatım böyle kapandı. Rahmetli zevcimle, dünyanın en mesut kadını olarak yaşamıştım.

Gurbet ve Kader Yılları

  • Pek tarihleri hatırımda kalmadı. Zannedersem zevcimin vefatından bir buçuk yıl sonra Cumhuriyet ilân olundu. Bir hafta içinde memleket dışına çıkmamız tebliğ edildi. Daha kalbimin yarası kapanmadan vatanımdan, sevgili ölülerimin mezarlarından, uzak bir yerde yaşamaya mecbur edilmiştim.
  • Bu fani dünyada esasen saadetler felâketlerin yanında çok mahdut kalıyor. Çocuğum henüz 4 yaşını tamamlıyordu. Artık bütün emelim ve saadetim ona bağlanmıştı.
  • Öyle kimseler tanıdım ki, kalbimin elemli duygularının merhameti davet edecek bir dereceye yaklaştığını benden önce idrâk ederek, en umulmaz bir lâtife ile, beni zarurî bir kahkaha atmaya mecbur ederlerdi.
  • Gördüğüm p­ayitahtlar içinde Londra'yı, sisi ve havası itibariyle, en sebatsızı buldum, insanlarını da sevemedim.
  • Villiers ve Courcelles arasında beş odalı küçük bir apartman satın aldım. Lorency'den artık sıkılmaya başlamıştım. Oradaki kalabalık hayattan uzaklaşıp yeni evimde biraz içime çekilmek ihtiyacını duymuştum.
  • Sevimli ve kibar dostlarım vardı. Operaya, konserlere devam ediyorduk. Arkadaşsız kalmıyordum. Gece kulüpleri veya kabare eğlencelerinden kat'iyen hoşlanmazdım. Kendi hayatımı; eğlencelerimi, zevklerimi ve dostluklarımı, kızımın yetişmesi için amelî bir mektep vazifesini görecek şekilde hazırlar, tanzim ve idare ederdim.
  • Kaderin bana bir ikinci yeni hayat hazırlayacağını hatır ve hayalimden geçirmemiştim. Hayat fırsat ve tesadüflerle doludur ve insan onların tâbiidir. İşte, Reşad ile böyle bir tesadüfle, yeni apartmanımı aldıktan dört sene sonra, bir dostumun çayında karşılaştım. Senelerden beri Türk'lerden uzak, yabancılarla yaşadığım için, şimdi kendi memleketimin bir erkeği ile tanışmak bana başka bir hiss-i saadet verdi. Reşad'la da, evvelce tanıdığım diğer dostlarım gibi görüşüyordum, fakat pek tabiî olarak kendi memleketimden bir kimse olması itibariyle daha iyi anlaşıyorduk.
  • Bir akşam otelde yemek yiyorduk. Bir hafta sonra Paris'e avdete karar vermiştik. Yemeğin sonuna doğru Reşad: "Şadiyeciğim, sekiz aydan beri, en çok günlerimizi beraber geçirdik. Bu seyahatimizde de, hatta dakikalarımızı beraber yaşadık. On seneden beri yalnızım. Kader seni karşıma çıkardı. Bugün sen de yalnız bir kadınsın! Elbette bir arkadaşa ihtiyaç duymaktasın! Meselâ bu tatilde yalnız olsa idin kim bilir ne kadar sıkılacaktın! Belki daha erken Paris'e dönmek isteyecektin. Zevcin vefat ettiği için bir kızınla yalnız kaldın. Ben de, zevcemle geçinemediğim için bir oğlumla tek başıma yaşıyorum. Birbirimizi az çok anladık ve anlaştık. Bütün mevcudiyetimle, nâmusum üzerine yemin ederim ki, kalbimi sen dolduruyorsun. Sensiz artık yaşayamam, seni bahtiyar edeceğimden eminim. Hayatlarımızı birleştirmekte bence bir mâni olmadığı gibi, zannederim sizin için de yoktur. Tekrar ediyorum, bir tek yavrumun başına yemin ederim ki, sana, senin neşene ve ahlâkına, arkadaşlığına perestiş ediyorum. Senden ayrılmak benim için imkânsızdır." Birdenbire şaşırdım. Beklemediğim bir şeyin karşısında kalmıştım. Ne diyeceğimi kestiremiyordum. Gerçekte ben de Reşad'ı çok seviyordum, ama hayatımı kimseye bağlamak istemiyordum.
  • "Reşad'cığım," dedim. "Ben de sana bütün mukaddesatım üzerine yemin ederim, hiçbir zaman evlenmek hatırımdan geçmedi. Paris'te olduğu gibi, buradaki tatilimizde de birbirimize pek samimî arkadaşlıklar yaptık. Zamanımızı tatlı ve eğlencelerle dolu olarak geçirdik. İnsan böyle bir dostluk ânında pek tatlı görünür. Fakat, hayatımız birleşince aynı günlerin devam edeceğine emin misin? Henüz ihtiyar denecek yaşta değilsem de gençlik devrim geçmiştir. Aramızdaki yaş farkı da pek azdır, ilk izdivacımla, ikincinin arasındaki değişiklik, pek çok noktai nazardan, büyük olacaktır. Hayatımı düzgün ve serbest yaşamaya alışmışım. Kalbimde sana karşı bir sempati de yok diyemem. Beraber yaşadığımız dostâne anların bence pek büyük bir kıymeti vardır. Onlar hayatımın en tatlı hatıralarını teşkil edeceklerdir. Evet, tekrar ediyorum, evlenmek bir saniye olsun hayalimde geçmemiştir. Aynı zamanda itimat "ân-ı vâhit"de kazanılamaz. Hayatımı, hayatına bağlayacak adamı iyi tanımalıyım. Bununla beraber, emin ol, senden sıkılıyorum desem, onu da yalan söylemiş olurdum, İstersen, şu bahsi bırakır, eski neşemize döneriz. Bu gece sakin kafamla yalnızca düşünür, mukadderatımıza yarın karar veririz" dedim.
  • Yemeğin sonu sessiz ve durgun geçti. Salonda bazı dostlarımıza ve çocuklarımıza kartlar yazdık. Ertesi sabah öğleye kadar odamdan çıkmadım. Yemek vaktinde Reşad'ı bekleme salonunda buldum. Nihayet neşe içinde beraberce yemek yedik. Hayatımız üzerinde kararımızı vermiştik. Her ikimiz de memnun idik. Kendimizi dünyanın en bahtiyar çifti olarak görüyorduk. O dakikada, iki gün sonraki trenle Paris'e avdete karar verdik. Reşad cebinden evinin ve dolaplarının anahtarlarını çıkarıp önüme bıraktı: "Bunlar bu dakikadan sonra sana ait!" dedi, "on sene bekâr hayatı yaşadım, bazı çapkınlıklarım olabilir. Fakat, devamlı kimseye bağlanmadım," dedi. "Bundan sonra senden saklayacak hiçbir şeyim yoktur. Apartmanın şüphesiz bir bekâr apartmanıdır. Kendi hizmetçin ile gider eşyalarını toplarsın. Ben de sandıklanmış olanları adam yollayıp Courcelles'e taşıtırım" dedi.
  • Ostende'dan dönüşte ikimiz de Courcelles'e inmiştik. Hemen birinci akşam, sevgili dostumuz inci tüccarı Hindli Abbas Efendiyi akşam yemeğine davet ederek nikâhlarımızı Müslüman âdetlerine göre icra ettirdik. Zevcim ve ben ilk ândan itibaren evlilik hayatına büyük bir sevgi ve anlayışla intibak ettik.
  • Rhin nehri üzerindeki hudut köprüsünün bir başında Alman, diğerinde Fransız askeri bekliyor, işte biz, bu iki nöbetçinin arasında, köprü üzerinde gidip gelirken, umulmadık bir anda, ikinci umumî harb ilân edildi. Hayat birden değişti. Seferberlik başladı. Trenler derhal askerî nakliyata tahsis edildi. Alelâcele ve zorlukla tedarik ettiğimiz iki bilet ile Paris'e dönmeğe karar verdik. Strasbourg'da garın manzarası çok acıklıydı. Kadınlar ağlaşıyor, askere çağırılan genç kocalarını, delikanlı evlâtlarını kucaklayıp uğurluyorlardı.
  • Paris'e vardığımız vakit herkesi daha büyük bir telaş içinde bulmuştuk. Hususî otomobiller, taksiler cihet-i askeriyece alınıyordu. Metro'dan başka halkın istifade edeceği bir vasıta kalmamıştı. Tedricî olarak Fransızlar Paris'i terk etmeğe başladılar. Uzak yerlere, köylere gidiyorlardı. Alman orduları Paris'e doğru yürüyordu. Hudutlardan çekilme haberleri geliyordu. Alman teyyareleri Fransız semâlarında uçmaya ve bombardıman faaliyetlerine buşlamışlardı. Halkın alârmlarda mecburî olarak sığınaklara girmesi radyolar ilân ediyorlardı. Ancak şiddetli bir hava hücumundan sonra Fransızlar işi ciddiyetle ele aldılar. Bodrumlarını açıp temizlettiler, döşediler, oturulabilinecek hâle getirdiler. Maskeler dağıtılmıştı. İçimden bu zavallılara acıyordum. Çünkü henüz işin başında idik. Harbin daha henüz kapımızı çalmıyan ne büyük faciaları ve felâketleri vardı! Müteakib seferler, alârmda herkes mahzenlere inerken, ben yatağıma girer, orada daha cesaretle kadere intizar ederdim.
  • Günler geçtikçe zorluk devreleri kendini göstermeğe başladı. Nihayet almanlar'ın Paris'e yaklaştıkları anlaşılınca, halk, kitleler halinde, şehrin Batı ve Güney'e giden kapılarına hücum etti. Perişan insanlar ve çoluk çocuklardan, yaşlılardan mbürekkeb göç kafileleri yollara döküldüler. Yirmi dört saat içinde sokaklar boşaldı, mağazalar, dükkânlar kapandı. Yola çıkanlar yoruldukça, beraberine alelâcele aldıkları, bavul ve çantalarını yol kenarlarına terk ediyorlardı. Fakat bütün bu döküntüler içinde, annelerini ve babalarını arayan mini mini Fransız yavrularının göz yaşları ve feryatları, asıl kalbi parçalayan sahnelerdi. Bunların arasında kaybolmuş çocuklarını ararken çılgına dönmüş ana ve babalar da görülüyordu. Bu yazdıklarımın çoğunu zevcimden dinledim. O, dışarıda olup bitenleri daha iyi tetkike fırsat buluyordu.
  • Reşad bir aralık eve geldi. Bir araba bulabileceğini ve istediğim takdirde Paris'i terk edebileceğimizi söyledi. Almanların pek vahşiyâne bir şekilde sivil halka tecavüzde bulunabileceklerine pek ihtimal verilmiyordu. Fakat bulunduğumuz yer, Paris, muharebe sahasının içine dahil oluyor, silahların çarpışma menziline giriyordu. Zevcimin teklifini reddettim. "Reşad'cığım," dedim, "korkmak mucib-i ârdır, şecaat büyüklüktür. Hiçbir insan, korkmakla kaderin hükmünden kurtulamaz. Unutmayalım ki, şu ânda evimizde rahat otururken, ateşler içinde, yağmur çamur içinde, yaralı, yorgun, yahut can çekişen ana baba evlâtları, vazifelerine devam ediyorlar, metanetle, ölümle pençeleşiyorlar. Benim gibi zavallı anneler de göz yaşları içinde çırpınıyorlar. Kaçmak mı? Aman Reşad'cığım, bunu benden bekleme! Hususiyle Fransa'da, bu toprakta, 19 yıl en rahat, en mesut günlerimi yaşadım, hiçbir müşkül ile karşılaşmadım. Kendi vatanımdan "Gidiniz!" dedikleri gün Fransa bana hüsnü kabul gösterdi. Burası benim ikinci vatanım oldu. Fransa'nın felâketi benim de felâketimdir. Senden rica ederim, bana mâni olma, icab ederse yaralı Fransız askerlerine bakmak üzere gönüllü hemşire olur, cephe hastanelerine gider çalışırım," dedim. Reşad'ın gözleri doldu. "Şadiyeceğim, ne güzel bir kalbin ve ne temiz bir vicdanın var," dedi "emin ol, buranın her türlü refahına ve huzuruna sahip bir Fransız kadını senin düşündüğün gibi düşünmez. 37 senedir bu memlekette yaşıyorum, Fransızlarla hemhâl oldum. Fransızları çok severim. Bu milleti çok iyi bilenlerdenim, fakat senin gibi düşünen kadın çok azdır... Seni hiç bırakır mıyım!"
  • Bizim blok, iki sokaklı otuz altı apartımandır. Sakinlerinin hepsi mal sahibidirler. İki kapıcı hariç, hepsi kaçmışlardı. Kalan kapıcılardan bir kadın bir akşam kapımızı çaldı. "Hanımefendi, siz bir yere gidiyor musunuz?" diye sordu. "Bordeaux'da kızım var, eşyalarımı hazırladım, ben de onun yanına gitmeye karar verdim. Fakat sizi ve bir de ihtiyar bir generali beklemek lüzumunu duyuyorum. Yalnız başıma ne yaparım? Korkuyorum! Eğer siz de gidiyorsanız beni de birlikte alınız! Nâmusumdan endişe ediyorum." Benim kendisini mütebessim bir edâ ile dinlediğimi görünce, "Almanlar namuslara tecavüz ediyorlarmış" diye bağırdı. Bu altmışını geçmiş kadını Reşad temin etti: "Gitmiyoruz! Korkulacak bir şey yok. Olsa biz de kaçardık. Hem kaçanlar da pişman olup geri dönecekler. Haydi işin gücünle meşgûl ol," gibi sözlerle teselli ve teskin etti.
  • Binaların ve otellerin en iyilerine işgal kuvvetleri yerleşiyordu. Köylerden erzak tedarik ediyorlar, bunların bir kısmını kıt'alarına tahsis ettikten sonra mütebâkisini Almanya'ya sevk ediyorlardı. El altından fahiş fiyatlarla satışlar başladı. Alman işgal idaresi halka, zarurî ihtiyaçları temin için, aylık karneler dağıttı. Ölmeyecek kadar yaşamak için lazım olanlar, bu karneler ile normal fiyatlar üzerinden tedarik edilebiliyordu. Apartımanların kaloriferleri söndürülmüştü. Adam başına sadece bir çuval taş kömürü veriliyordu. Bununla kalorifer kazanlarını kızdırmak dahi mümkün değildi. Sıfırın altında 7-8 derece soğukta, battaniyelerimize sarılıp kendi hararetimizle ısınıyorduk. Fakat Almanların işgal ettikleri binalarda kaloriferler mükemmel bir şekilde yanıyordu. Kömür de gizli satışa düşmüştü. Çok pahalı olmasına rağmen muntazaman tedarik edilemiyordu. Bir yıllık istihkak diye verdikleri bir çuval kömür salamandra sobalarda bir gün içinde eridikten sonra, işte bu gizli satışa baş vuruluyordu. Yıkanmak unutulmuştu. Bir kere sıcak su yoktu. Akşam ve sabah, birer saat olmak üzere verilen gaz ile ancak yemeklerimizi pişirmeye muktedir oluyorduk. Elektrik cereyanı da kâfi değildi. Günde birkaç saat lâmbalar yanıyor, diğer zamanlar kesiliyordu. Zevcim istihkakını elektrik kumpanyasına terk ederek ulak bir elektrik sobası yakma müsaadesini almıştı. Işıklar yandığı müddetçe etrafına toplanıyor, ondan bir dereceye kadar faydalanıyorduk.
  • Bir kilo patates, yirmi beş gram ekmek almak için kar içinde birkaç saat kuyrukta beklediğimiz anlar çok oldu. Harbin getirdiği ıztırapların hikâyesi uzundur.
  • Pare Manceau Alman askerlerinin talimhanesi olmuştu. Askerî bando sabahları ve akşamlan buraya gelip marşlar çalıyordu. Bir sabah, saat altı sularında, kıtalar parka talim yapmaya gelirlerken, birden bir bomba patladı. Askerler birbirlerine girdiler. Yerlerde ölüler yatıyordu. Silahlar patlamaya başladı. Nerede bir Fransız görülürse derhal öldürülüyordu. Sokaklar cesetler ve kan birikintileriyle dolmuştu. Bizler bu fecaati, pencerelerimizin kepenkleri arkasına saklanmış, seyrediyorduk. Bomba, bir Fransız fedaisi tarafından atılmıştı. Ne yapsınlar! Halk arasında açlıktan ölümler başlamıştı. Bu böyle daha ne kadar devam edecekti? Esir Fransız askerlerine fare eti yedirdikleri duyulmuştu. Bunu askerden dönen tanıdık bir Fransız ahbapımın oğlundan da tahkik ettim. "Doğrudur! Fakat bunu da bedavaya vermiyorlardı, ailelerimizden hediye gelen sigaralarla bedelini ödüyorduk," demişti. Kamplarda, gardiyanlara yapılan bu ikramlarla esirler, bir dilim ekmek ve fare çorbası temin ediyorlar, açlıktan ölmeye karşı duruyorlardı. Hiç unutmam, bu delikanlı sözlerini "insan aç kalınca her şeyi yer," diyerek bitirmişti.
  • Fransa'nın kurtarılması harekâtı devam ediyordu. Ana vatan dışında hazırlanan Fransız kıtaları Amerikan ve İngiliz ordularıyla Batı'nın Rhen'e doğru ilerliyorlardı. Halaskâr kuvvetler bir akşamüzeri Paris'e girdiler. Alman garnizonu, büyük kısmıyla bir hafta evvel çekilmiş, geriye asayiş için perakende küçük kıtalar bırakmıştı. Fakat bunlar da, korkularından, vazifelerini bırakıp kaçıyorlardı. Almanlar çekilirlerken, oturdukları yerlerin hoşlarına giden mobilyalarınıda beraber götürmüşlerdi. Amerikalıların şehre girdikleri gece, bütün evlerin pencereleri açılmıştı, İngiliz, Amerikan bayrakları, müteakip günlerde, her yeri süslüyordu. "Yaşasın" sesleri duyuluyordu. Askerî bandolar zafer marşları çalıyorlardı. Şehir bol elektrik ışığına kavuşmuştu. Kalblerimiz, hayatımda hazzını ilk defa duyduğum bir kurtuluş sevinci ile dolup taşıyordu. Ekmeklerimizin rengi hemen değişti. Simsiyah, çamur gibi ekmekler bembeyaz oldu. Gerçi memlekette harbin mahrumiyetleri bir anda zail olacak şeylerden değildi. Almanların zamanındaki işgal idaresiyle kıyaslanmıyacak bir hürriyete ve adalete kavuşmuştuk. Açlık ve soğuktan artık ıstırap çekmiyorduk.
  • Harp bitti. Mütareke oldu. Zevcimle yine seyahat programları yapmaya başlamıştık. Altı yıl süren harpten bizar olmuştuk. Rahata ve huzura son derece ihtiyacımız vardı. Bir akşam evimizde zevcimle baş başa çay içiyor, bu konuları konuşuyorduk. Biraz neşesiz görünüyordu. Bir sebeple odadan çıktım. Yemek salonunda on dakika kadar meşgûl oldum. Tekrar döndüğüm vakit zevcimi koltuktan yere düşmüş buldum. Konuşamıyordu. Gözleri kapalı idi. Kımıldanmıya çalışıyor, fakat muvaffak olamıyordu. Aklımı kaybetmemek için kendimi tutmaya çalışıyordum.
  • Derhal kapıcıya koştum, doktor buldurdum. Beyin kanamasından umumî bir felç geldiği anlaşıldı. Müteaddid defalar kan aldılar, müteaddid doktorlar çağırdık. Ne mümkünse yapıldı. Altı gün hareketsiz yaşadı, ne konuştu, ne gözleri açıldı. Bir tek kelime sesini duyamadan zevcimden, bu şekilde, ebediyen ayrıldım. Halbuki sıhhati son derece iyi, kalbi gayet sağlamdı. On dört senelik saadetimle birlikte, müstakbel projelerimiz de bir virane olmuştu. Artık bilmiyorum, hayatta kaçıncı defa yine büyük felâkete uğramış bulunuyordum. Ruhen ölmüştüm. Yalnız cismimle yaşıyordum. Evlâdım tekrar imdadıma yetişti. Bana şefkat ve teselli gösterdi. Kalbimin yaralarını o tedavi etti. 1945 yılı bizim ebedî ayrılık yılımız oldu. Halbuki rahmetli Reşad'ımla yeni mesut günlere kendimizi namzet görüyorduk.

~ Yazar : Şadiye Osmanoğlu ~

~ Yayınevi : Timaş ~