Будь Собой, Кем бы Ты Не Был!


Bayram Güçlü 04 Ocak 2014 03:21

Babam Abdülhamid "Saray ve Sürgün Yılları" 1

"Ben, babamı, hiçbir zaman padişah olduğu için sevmedim. Hayatımın baharında, kalbimin bütün mevcudiyeti ile ve derin bir aşkla babamı sevdim. O sevgidir ki, işte bana bunları yazmak hissini veriyor."

Başlarken

  • İnsan garip bir mahlûktur. Ona yaşama arzusunu ve ebedi saadeti veren itikadıdır. Yoksa, maddi kuvvet değildir.
  • Kanaatim odur ki, dünyada şan, şeref, servet ve ihtişam, hepsi hayat için derin bir boşluktan, hatta fazla bir yorgunluktan ibarettir.
  • İnkılâp esnasında, babama aşırı derecede haksız ve ağır isnatlar yapıldı. Bu da benim kalbimde daima bir ukde olarak kalmıştır.
  • Evladı olmak itibariyle, babamı benim kadar yakından tanıyacak hariçten bir kimseyi kabul edemiyorum. Saltanatı devrinde, şahsî menfaatleri için, babamın etrafında ve onun bilgisi dışında bazı hadiselere sebep olanlar vardır. Vak'alar olmuştur. Fakat, onlardan babam, dinim ve namusum üzerine kasem ederim ki, günahsızdır.
  • Babam kadar mu'tekid, babam kadar munis, babam kadar uzağı gören ve onun kadar yüksek vicdanlı insan azdır. Babamın aczinden değil, fakat tabiatındaki mülâyemetten istifade eden maiyetindeki bazı zevat, onun hakkındaki asılsız şayialara sebep oldular.
  • Babam, idam ettirmek ve zalimane hareketlerde bulunmak gibi hiçbir kötü davranışı kat'iyen irtikâb etmemiştir. Bu gibi cezalara maruz kalmış kimseler varsa, bu onun mâlûmatı dahilinde olmamıştır. Söylenen ve yayınlanan yakışıksız sözler ise, bugün az çok tebeyyün eden hakikatlerle tekzibe uğramıştır.
  • Ona isnat olunan kötülüklerin bin türlü fazlasını, ondan sonra gelenler icra ettikleri için, halkın nazarında bu hakikatler daha kolay ortaya çıkmıştır. Zaten asılsız şayialar ne zaman olsa hakikati karşılarında bulurlar.

Babam ve Saray

  • Harem, politika ile meşgûl veya alâkadar olmazdı, ahlâksızlık ve geçimsizlik yoktu, çünkü babam bu gibi hallere karşı, kat'iyyen müsamaha etmezdi.
  • Ramazan aylarında, her dairede ayrı ayrı bir imam, iki müezzin ve iki harem ağasının refakatıyla teravih namazı kılınırdı.
  • Cülûs şenlikleri, saray dışında, geceleyin "ateş oyunları" ile, yani havaya fişekler atılmak sûretiyle en cazip tarzda yapılır, fener alayları tertip edilirdi.
  • Senede bir defa, Ramazan ayında, Hanedânın "Hırka-i Saadet"i ziyaret günü vardı. Bu ziyaret mühim dinî geleneklerimizden biriydi. O gün erken kalkardık, arabalarımızla Topkapı Sarayına giderdik. Saraydaki özel dairelerinde Padişah amcalarımızdan kalmış, çok ihtiyar ve emektar saray kadınlarını görürdük. Onlar Hırka-i Saadetin muhafaza edildiği bu yerde, ömürlerinin son günlerini ibadet ve dua ile geçirirlerdi.
  • Hırka-i Saadet dairesinde, babama mahsus bir mahal vardı, burada bir masa üzerinde, sırmalı kat kat bohçalara sarılmış, Peygamberimiz Efendimize ait en mühim mukaddes emanet bulunurdu. Büyük hatlarla yazılmış Kur'ân-ı Kerim âyetleri ile işlemeli bir örtü, yarı açık şekilde, bu masanın üzerine serilmiş dururdu. İlk önce babam, masanın önünde dinî bir hürmetle ayakta durur, sonra yanında beklerdi, onu, Şehzâdeler başta olmak üzere, ulemâ, vükelâ, evli hemşirelerimin, halalarımın zevcleri, paşalar, mabeyn erkânı, bendegân, yâverler, askerler takip ederlerdi. Mukaddes emanet önünde ve babamın huzurunda tâzim duruşunu icra ederlerdi.
  • Hırka-i Saadet ziyaretinin gönüllerimize doldurduğu mânevî saadetin, ruhî sevincin, bizleri nasıl birbirimize sevgi ve muhabbetle kaynaştırdığını, o zaman hep düşünürdüm. Hayatta, itikadıma ve mübarek dinime imanım, bu kaynaktan en büyük gıdasını almıştır.
  • Babam içki içmez, içenleri hoş görmezdi. Saraya sokulmasını da yasak etmişti. Sigara ve kahveyi severdi, hatta, sigarayı çok içerdi diyebilirim.
  • Sıhhatli bir erkekti, sağlam bir bünyesi ve idmanlı bir vücudu vardı, küçüklüğümde, onun bir defa hastalandığını hatırlarım. Çok az uyurdu. Şafaktan önce kalkardı, beş vakit namazını kılar, daima Kur'ân-ı Kerim ve Buhari-i Şerifi okurdu. Dindar, Allah'ına bağlı, büyük bir Müslüman idi. Abdestsiz yere basmazdı.
  • Devlet ve millet işlerinden iyi anlar ve onlarla meşgûliyeti canı kadar severdi. Kâtipleri ve Mabeyncileri ile beraber çalışır, günün mühim kısmını onlar ile geçirirdi.
  • Cuma Selâmlığından dönerken, tek atlı faytona biner ve kendi kullanırdı. Yemekleri gayet sâde idi, yoğurt ve yoğurtlu yumurta (cılbır) çok severdi.
  • Babama candan gelen bir neşe ve sevgi dolu gözlerle bakardım. "Çocuğum, senin güler yüzünün ve ahlâkının meftunuyum," derdi.
  • Babam, haremdeki usûl ve âdetler ile kat'iyen ilgilenmez, bütün zamanını, selâmlıkta mâiyet-i erkânı ile devlet işlerini yürütmekle geçirirdi. Selanik'e gönderildiği zaman "hotozlu" harem kızlarından birkaç tane Alâtini Köşküne yollanmıştı. Babam, onların yerlerde sürünen uzun etekli elbiseleriyle "türban"lı başlıklarını normal kıyafete göre tebdil ettirmiştir. Bu husustaki fikrini de şöyle açıklamıştır: "Ben, Yıldız'da da bu türlü giyinişlerden memnun değildim. Fakat, benden sonra mevkime gelecek biraderlerimin, eski âdetleri kaldırdığımı hoş görmeyecekler diye onları muhafaza ederdim."
  • Babam, hayvanları çok severdi. Beyaz Ankara kedisi ile beyaz papağanı, yıllarca ona arkadaşlık etmişlerdir. Papağanı, odasının dışında konuşulan şeyleri gelir, babama, gayet güzel bir telâffuz ve sadakatle tekrar ederdi. Beyaz kedi, yemeğini ancak çatal ile verilirse yerdi. Bu üç hayvan beraber oynaşırlar, beraber gezerler, babamın yanında da beraber bulunurlar, ondan kendilerine müsavi alâka beklerlerdi.
  • Bütün devletlerin sefirleriyle sık sık ve dostane bir tarzda konuşurdu. İyi Fransızca bilirdi, fakat tercümanı vasıtasıyla Türkçe hitap etmek, onun prensibi idi.
  • Diplomasiden çok iyi anlardı, ihtilâfların harbe müracaat etmeden, muslihâne yollar ile halli, onun devlet idaresindeki yegâne siyasî düsturu idi.
  • Babam, milletini delicesine severdi. "Ahmetçik", "Mehmetçik", sözlerini kullandığı vakit, öz evlâtlarından bahsediyormuş gibi, yürekten sevgisi derhal yüzünden okunurdu.
  • Babamın zaman-ı saltanatında yalnız bir tek harp hatırlıyorum. O da Yunan harbidir. Bu benim çocukluk zamanıma rastlamıştır. Hatırladığıma göre, haremdeki dairelere top top bezler getirilip dağıtılmıştı. Yaralı askerler için gecelikler dikilirdi. Hizmetkârlarımızla beraber sabahın erken saatlerinden, gece uyku saatine kadar dikiş makinelerimizin başında bizden istenilen sayıda giyeceği yetiştirmeye çalışırdık. Bu hummâlı faaliyet bütün muharebe müddetince devam etti. Ben de çamaşırlara düğme dikerdim. Aklımca büyük iş gördüğümü sanırdım. Babam aramıza gelir "Aferin evlâtlarım, Allah sizlerden razı olsun, vatan için çalışmak ne tatlıdır. Allah vatanımızı düşmanlardan muhafaza buyursun!" derdi. Biz bu sözlerden kuvvet ve şevk alırdık, zaman kaybolmasın diye gözümüzü iğnemizden ve makinemizden ayırmaksızın onu dinlerdik. Vatan Vatan! Babam bunu bizlere ne kadar çok söylemişti.
  • Babamın 33 yıllık saltanatında, yalnız bir defa, böyle milletçe acı günler gördük, fakat bu da çok uzun sürmemişti ve neticede şanlı ordumuz Yunanlılara galebe çalmış, tâ Atina önlerine kadar ilerlemişti.

Hâl ve Sürgün

  • Bu telaşlı, sarayda emniyetin yok olduğu sıralarda, İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük devletlerin elçilerinin babamla mülâkatları vardır. "Hâli hazır vaziyet karşısında, kendilerine müracaat vâki olduğu takdirde, devletlerinin, babamın emirlerine âmâde olduklarını" resmen bildirmişlerdir. Babam, bilmukabele, teşekkür etmiş ve "böyle bir şeye lüzum olmadığını" beyan etmişdir. mülâkatı takiben babamın: "Bu hazırlıkların, tamamıyla benim hayatımın üzerinde olduğu, gün gibi âşikârdır. Amcam Abdülaziz'in âkıbetine maruz kalacağım ise bence mâlûm! Bununla beraber, etlerimi cımbızla koparacaklarını bilsem, bir ecnebî devlete ilticâyı düşünemem. Vatanımdan kaçmak mucib-i ârdır. Hatta bu, benim gibi otuz üç sene bir devlete Padişahlık etmiş bir insanın irtikâb edemiyeceği en büyük alçaklıktır. Ben Allahıma ve mukadderatıma tâbiim," dediğini bizzat kulaklarımla işittiğim vakit, içinde bulunduğumuz hâlin vehamet derecesini ancak kavrayabilmiştim.
  • Babama isnat olunan 31 Mart vak'ası zuhur ettiği vakit, ben on yedi yaşında idim. Babamın hâdiseden hiç haberi yoktu. Duyduğu vakit çok müteessir olmuştu. Mesele, bir Yıldız Sarayında askeri geçit garazkâr grubun tahrikiyle ve Meşrutiyet muhafızı kıt'aları, "şeriat isteriz" diye parlamento aleyhine isyân ettirmek şeklinde, babamın padişahlıktan hâl edilmesi için, icat edilmiş çok fecî bir tertip idi.
  • Hareket Ordusu, isyânı bastırmak gayesiyle İstanbul'a geldiği vakit Sarayı muhasara etmişti. Herkes odasına çekilmiş, kapılar sürgülenmişti. Hizmetkârlar, harem ağaları, mabeynciler, saray içindeki bendegân alınıp götürülmüşlerdi. Yemeklerimizi getirecek, dışarıdan alış-verişimizi yapacak kimse kalmamıştı. Evlerimizin dolaplarında ne varsa onlarla idare ediyorduk. Dışardan saraya hiçbir şey sokmuyorlardı. Hatta ekmek bile! Elektrik, su kesilmişti. Şehirden silah sesleri geliyordu. Tam bir muhasara hayatı yaşıyorduk. Sarayın bahçesine yağmur gibi kurşunlar yağıyordu. Odalarımızda pencerelerin önünden eğilerek geçiyorduk. Harem ağalarımızdan birisi aniden peydah oldu: "Bizim hepimizi topluyorlar, arabalara doldurarak götürüyorlar, fakat nereye gidildiği bilinmiyor. Ben aralarından kaçıp size mâlûmat vermeğe geldim. İhtiyatlı hareket ederiz. Bütün sarayın etrafını asker işgal etti." Harem ağası devamla: "Bu adamlar sarayın içine de girecekler. Efendimize de Allahü âlem tehlike var. Bir emriniz varsa, bu son vazifedir, hayatımı fedaya hazırım!" diye sözlerini bitirdi. Ne yapacağımızı bilmiyorduk, deli gibi olmuştum. Merdivenleri koşarak çıktım, çatı arasındaki pencerelerden etrafı gözetlemeye başladım. Bu buhranlı ve her tarafta ölüm korkusu dolaşan günler tam bir hafta devam etti.
  • Babamın başmabeyncisi Tahsin Paşa azlolmuş, onun yerine kâtiplerden Jön Türklerin itimat ettiği İttihat ve Terakki mensubu Cevat Bey tayin olunmuştu. Tesadüfen o gün babama gitmiştim. İlk defa huzura çıkan Cevat Bey "Ah efendiciğim, ben sizin sâdık bendenizim. Tahsin Paşa beni uzun zaman huzurunuza çıkarmadı. Büyük bir muzayaka içindeyim" diye yalvarır gibi konuşuyordu. Babam hareme girdi. Üzüntülü idi. Bütün saray halkınca dalkavukluk ve mürâiliği ile isim yapmış böyle bir adamın kendisine hususî kâtip olarak verilmesinden duyduğu ye'si gizlemeye çalışıyordu. Çekmecesinden bir deste banknot alarak, selâmlıkta bekleyen Cevat Bey'e götürüp verdi. Fakat bu zengin ihsânı görünce yerlere kapanıp ayaklarını öpmeye çalışan Cevat Bey'i, bu teşebbüsünden dolayı hayatının en buhranlı ânında dahi tekdir ve takbih etmeyi ihmâl etmemiştir: "Rica ederim! Secdeler Allah'a mahsustur. Bu gibi hareketlerde bulunmamanızı ve ikinci ihtara lüzum bırakmamanızı rica ederim" demiştir.
  • Birkaç gün sonra, babamın hâl'ine ve Reşad Efendinin Cülûsuna ait Meb'uslar Meclisi kararı tebliğ edildi. Babam gayet serin kanlılıkla: "Mâdem ki, otuz üç sene memnun edemedim, kimi isterlerse hayırlı etsin. Yalnız rica ederim, bütün ailemle beraber biraderimin oturduğu Çırağan Sarayına beni götürünüz," dedi. Tebliğ heyeti "Meb'uslar Meclisinde, Selanik'te hazırlanan köşke gitmeniz için karar alınmıştır," cevabını verdi. Babam: "Yorgunum ve yaşım da uzun yolculuklara müsait değildir. Allah'a kasem ederim ki, saltanatta gözüm yoktur, fakat ailemle Çırağan Sarayında ikametimi rica ediyorum" dedi. Tebliğ heyeti, Meclise yeniden arzedileceğini ve alınacak cevabın yeni başmabeynci Cevat Bey ile bildirileceğini söyleyip ayrıldı. Bir iki saat sonra cevap geldi. Derhal Selanik'e hareket için hazırlanılması hakkında Meclis kararını Cevat Bey, maalesef birkaç gün önce bir deste banknotu aldığı vakit yerlere kapanarak ayaklarını öptüğü babama, çok ağır sözler sarfederek bildirdi. Ağzına aldığı kelimeler terbiye dışı idi, alelade bir adama dahi söylenmesi ayıptı. İşte babam o zaman çok mahzun oldu. İkbalde iken en yakını, düştüğü vakit en insafsız hasmı kesilmişti. Babam çok nâzik bir edâ ile: "Hangi vicdan elverir ki, sarayda bu kadar mâsum ve günahsız kadınlar aç ve emniyetsiz bırakılsınlar. Şahsıma gelince, ehemmiyeti yok," dedi. Cevat Bey de: "Başınıza gelen ve gelecekleri evvelce düşünseydiniz!" şeklinde cevap verdi. Babam: "Düşenin yardımcısı Allah'tır. Elbette benim mazlum kalbimin âhı bir gün çıkacaktır," diye mukabele etti. O zaman babacığımın gözleri yaşla dumanlanmıştı. Bunu gördüğüm vakit kalbime bir hançer soksalar kat'iyen acı duymayacaktım.
  • Babam Selanik'e gitmek istemediğini, o da alınan emrin yerine getireleceğini ısrarla ve bir düşman gibi beyân ediyordu. Odaya girmem üzerine Cevat Bey dışarı çıkmak istedi, fakat önüne geçtim: "Cevat Bey bir hafta evvel, babamın huzurunda nasıl yerlere kapandığınızı, ayaklarını öptüğünüzü ve banknotları cebinize nasıl minnetle yerleştirdiğinzi görmüş ve babama nasıl bir lisan kullandığınızı kulaklarımla duymuştum. Şimdi de, sükûtunda, takındığınız tavra ve sarfettiğiniz sözlere şâhit oluyorum, yüzünüzdeki maskeyi çıkarıp, hakîki çehrenizi gösterdiniz. Unutmayınız karşınızda bir âcize diye baktığınız kızın azmi ve kalbi büyüktür, sizin gibi kâfir-i nimet olanların intikamını alacaktır," dedim. Babamın yanına koştum, o da hayretle yüzüme baktı ve hiçbir şey söylemeden, dışarı çıktı.
  • Bir haftadan beri cereyanı kesilmiş Yıldız Sarayından hava karardığı vakit ayrıldık. Sirkeci istasyonunda subayların refakatinde trene bindirildik ve derhal sessizce hareket ettik. Babama bakıyordum, sakindi. Halinde telaş ve keder görünmüyordu. Ye'simi ve mahzun mahzun baktığımı görünce: "Benim teessürüm sizin gibi gençlerin ve saraydaki kızların taarruz ve tecavüze maruz kalmaları ihtimalini düşünmekten ileri geliyor. Bana gelince canımın hiç kıymeti yoktur. Ecdâdım bu devlet ve millete, büyük hizmetler ifâ ettikleri halde bir çokları ne felâketlere, ne feci âkibetlere uğramışlardır. Hanedânımızın kıymetini hiçbir zaman takdir edemediler. Vatanımız diye, Meşrutiyetin başından beri bar bar bağıranlar içinde, vatanın ne olduğunu bilmeyenler çoktur. Farkında olmadan yaptığım hatalar bulunabilir. Kusurdan yalnız Allah münezzehtir. Ben bir insanım ve milletime hizmet ettiğime kaniim," dedi.
  • Tahtı, sarayı, hazinesi ve askerleri elinden alındıktan; böyle karanlık bir gecede, silahların tehdidi altında, hangi âkibetin bizi beklediği meçhûl iken; babamın mütehakkim bir edâ ile söylediği bu sözleri dinlediğim vakit; hayatımda onun, ne kadar büyük, ne kadar kuvvetli ve ne kadar sabırlı bir insan olduğunu ilk defa anlıyordum. Tahtının önünde ayaklarına kapanılan, yer öpülen bu insan, şimdi karanlık ve soğuk bir kompartımanın penceresinden, dalgın, ufukları seyrediyordu.
  • Babam yatakta yatmazdı. Kendine mahsus şezlongları vardı. Onların üzerinde yatardı. Günde en fazla beş saatlik bir uykusu vardı. Babam birinci katta bir odayı seçti. İki koltuğu bir araya getirip kendine yatacak yer yaptı, "İşte yatağım!" dedi. Babamı mahzun ve kederli sanıp, mahsusen gülerek ve neşe ile yanına gittim, koynumdaki sigaraların hepsini kendine teslim ettim, çok memnun oldu. "Su çantanızı da getirdim, fakat anahtarı yok. Belki Nâdir Ağada kalmıştır, bir çakı olsa da kessek, belki susuzsunuz" dedim. Güldü ve "Bunda su yoktur, sudan daha mühim şey vardır. Bu hususu bilâhere seninle görüşürüz," dedi. Beni yanaklarımdan tekrar tekrar öptü. "Bu vaziyetimi görüp de, beni mahzun zannedip sakın kederlenmeyin kızım!" dedi. "Çok memnunum. Ceddimin hangisi fazla hizmet gayretini göstermişse, canlarını da bu uğurda kaybetmişlerdir, ben yalnız hâl-i tabiî ölmeyi tercih ederim. Ne öldürülmek ve ne de intihar etmek isterim.", "Dünyada kim bâki kalmıştır, cümlemizin âkibeti ergeç ölümdür. Ecelimle rahat yatağımda ömrümü tamamlamayı arzu ederim, eğer nasibim bu ise bahtiyârım. Çoktan mevkiimi terk etmeği hatırıma koymuştum ve hatta bazı bendegânıma da söylemiştim; ama onlar daima mukavemet ederek, beni bu fikirden caydırmaya çalışmışlardır; çünkü refahları, saltanatımla kaimdi. Kendi arzumla yapmak istediğim, bugün bir emr-i vâki ile olmuştur. Allah'ıma sığındım. Vicdanımı tâzip edecek harekette bulunmadım. Kimsenin başını menfaatim için kestirmedim. Kimsenin idamını imza etmedim. Yalnız bir tek harem ağasının idamını işlediği bir cinâyetten dolayı kısasa kısas olmak üzere imza ettim," demiştir.
  • Gecelerimizi, şöyle bir köşeye büzülerek geçirdik. Küçücük, yastık kadar ince iki ot minderi birbirine bitiştirip, üzerine yatardık. Yorgan, yastık, çarşafa benzer hiçbir şey yoktu. Babamın bitişiğindeki odada, toplu olarak, yatar, kalkar, otururduk. Diğer odalar boştu, istifade edemezdik. Sabun yoktu. Alâtini Köşkünün eski sâhiplerinden arta kalmış küçük sabun parçalarını idare ile kullanmaya mecbur olduk. İlk yemeklerimizi hatırlarım, büyük bir teneke tabla içinde getirilirdi. Pilav ve yoğurttan ibarettiler. Çatal ve kaşık yoktu. Ellerimizle, yiyebildiğimiz kadar yiyorduk. Musluklar pis ve sular zehir gibi acı idi; işte biz bunu avucumuzla içiyorduk. Bardak yoktu. Panjurların açılması yasak edilmişti, güneş ve havadan da mahrumduk. Üzerimizdeki elbiseyi çıkarır yıkardım, kuruyuncaya kadar, çıplak oturur beklerdim. Diğerleri de aynen böyle yaparlardı. Bu sürgün hâdisesinin fecî intibaları, bana asıl hürriyeti, fazîleti ve samimiyeti öğretmiştir.
  • Muhafızımız Fethi Bey, bizimle uzun müddet kaldı. Sonra yerine Rasim Bey isminde başka bir zat tayin edildi. Fethi Bey, babama arzı veda için geldiği vakit: "Bu vazife bana çok ağır geliyor. Aldığım emirlere göre hareket etmek benim harcım da değil, vicdanım müsaade etmiyor. Hepinizden hoşnut olarak ayrılıyorum," demiş ve ayrılmıştır.
  • Yeni muhafızımız da fena bir adam değildi. Fethi Bey gibi yavaş yavaş ona da ısınmaya başlamıştık. Babamı muazzep eden bir tek mesele vardı. Bizlerin evlenme zamanımızın gelmesi ve vaktimizin geçmesi idi. Bir gün Rasim Bey'i yanına çağırdı, bu meseleyi ona açtı. Kendi hayatında, kızlarının evlenmesini gözleriyle görmeye muktedir olamazsa dahi, uzaktan olsun, duymak bahtiyarlığını arzuladığını ve bunun İstanbul hükümetine bildirilmesini rica etti. Kurban bayramı arifesi idi. Harem ağalarından birini, zabitler, odalarına davet ettiler ve bana şu haberi yolladılar: "Söyleyiniz, kardeşlerinin büyüğüdür. Bu gece odalarının altına gaz koyduk. Açıkta demirli duran Mesudiye zırhlısı köşkü bombardıman edecek. Babaları ve köşk mahvolacak. Kendileri gençtir, acıyoruz. Gece yarısı kardeşleriyle beraber bizim dairemize gelsinler. Biz onları muhafaza ederiz." Bunun ne kadar çirkin bir plan olduğunu anlamak için insanda biraz izân olması kâfidir. Zavallı harem ağası bunu gerçek zannederek, babamın başına gelecek bir felâketten derin endişe duymaya başlamıştı. Kendisine "Babamızın mukedderatı ne ise bizimki de o olacaktır," dedim. "Hapishanede ne karakterde adamların ellerinde olduğumuzu pek iyi takdir edenlerdenim. Bilhassa ben hayatta hiçbir şeyden korkmayan bir kızım, tekliflerini kabul etmeme imkân yoktur. Aynen bunları söyleyin!" diye ihtar ettim. Gaye, bizi bir gece için odalarına almak, kızları nâmus ve iffetten mahrumdur şâiyasını yayarak babamı küçük düşürmekti. Çok şükür hiçbir şey olmadı.
  • Babam nasihatlarını, hayır ve dualarını yaptıktan sonra, âdeta koşarak odasına kapandı, diğer kader ortaklarımla da aynı şekilde göz yaşları içinde kucaklaşarak vedalaştım. Köşkün kapısından çıkacağım sırada Rasim Bey yanıma sokuldu. "İstanbul'dan alman emir ihtizasınca; şu odada üzeriniz aranacaktır," dedi ve beni arama odasına götürdü, içerde üç kadın gördüm. Rasim Bey: "Bu hanımlar bizim zevcelerimizdir. Üzerinizdeki elbiselerinizi çıkaracaksınız, her tarafınız aranacaktır," dedi. "Muayeneyi takiben şu bohçada duran başka elbiseleri giyeceksiniz, öbürleri burada terk edilecektir," dedi. Ümitsiz bir mukavemet göstermek istedim; fakat gene dediklerini yaptılar. Âmirlerinden aldıkları emri harfiyen tatbik ettiler. Çarnâçar soyundum. Ellerinde bir esîre gibi idim. Ne isterlerse yapabilirlerdi. Müdafaasız ve âciz idim. En mahrem yerlerimize kadar muayeneyi uzattılar. Artık teferruatını yazmağa insanın hicap duygusu mâni olmaktadır. Bana refakat edecek olanlar da teker teker ayni muayeneye tâbi tutuldular, İstanbul'da birisine verilmek üzere, babama ait bir pusulanın üzerimizde bulunup bulunmadığını tetkik ediyorlardı. Saçlarım çok uzundu, her bir telini ayrı ayrı yokladılar, fakat kime kimi şikâyet edebilirdim. Sükûtu tercih ettim.
  • Sıkıntılı günler gelmişti. Balkan Harbindeki buhranlı devreler sırasında babamı pâyitahta getirmek istediler. Nihayet bir gün, bir Alman gemisinin bordasında İstanbul'a getirildi, İkametine Beylerbeyi Sarayı tahsis edildi. Kurban Bayramı geldi. Babam erken gelişimizden memnuniyetini gözlerimin içine bakarak izhar etti. Muhafızların haremlerine, benim kendisine nasıl mutî, bağlı ve fedakâr bir evlât olduğumu uzun uzun anlattı; sonra kalktı. Hızlı adımlarla odasına gitti. Beş-on dakika kaldı, elinde küçük bir plaketle geldi. Mütebessim ve mânidar bir tavırla yüzüme baktı. "Geçen gün, muhafız beyefendi bir tane ananas getirmişler, buranın terasında yetişiyor, en sevdiğin bir meyva olduğu için, sana saklamıştım. Bir tane olduğu ve takdim edilemeyeceği cihetle, bunu kardeşlerin görmesin, vakıa ehemmiyetsiz bir şey, keşke birkaç tane daha olsaydı da, onlara da verseydim. Zaten fazla yetiştirmek de mümkün olmuyor. Bu da, zannederim sonuncusu imiş. Kardeşlerinin görüp de, ehemmiyetsiz bir şey için başka fikre sahip olmalarını istemem kızım," dedi.
  • Babam 10 Şubat 1918 günü vefat etmiştir. Ölümü hakkında bana anlatılan çok dağınık şeyleri şu şekilde hülâsa edebilirim: Benimle beraber babam da hastalanıp yatağa düşmüştür. Ümitsiz bir vaziyete girdiği anda evlâtlarının ve haremlerinin çağırılmasını istemiş, fakat arzusu iki gün gecikme ile yerine getirilmiştir. Ailesi efrâdı, Beylerbeyi'ne gittikleri vakit yalnız cenâzesini görebilmişlerdir.
  • Babamın gözlerini kapadığı yıl, umumî harp, mağlûbiyetimizle sona ermişti. Kayıplarımız büyüktü. Ben, demir gibi irâde ve sağlığa sâhip, bu kuvvetli insanın, ıztırabı birkaç gün süren bünyevî bir teşevvüşten vefat ettiğine kani değilim. 38 yıl üzerine titrediği ve ecdâdının emaneti olan vatanın, idaresiz ellerde, mahvolduğunu anlamış ve bunun acısıyla ölmüştü.

~ Yazar : Şadiye Osmanoğlu ~

~ Yayınevi : Timaş ~